Melâl Mısraları

İnnemâ eşkû bessî ve huznî ilallâh «Ben derdimi ve hüznümü ancak Allah Teâlâ'ya arzederim» (Yûsuf/86)

Bir gül açılsa… 13 Temmuz 2016

Filed under: Şiir - Berceste — Melâl @ 13:19
Tags: ,

_20160713_131123

.

“Cemâli zahir olsa tiz celâli yakalar anı

Nerde bir gül açılsa yanıda har ola peyda”

.

Niyâzi-i Mısrî (k.s)

 

Bayramlar… 05 Temmuz 2016

Filed under: Kendi Dünyamız — Melâl @ 08:08
Tags: ,

_20160705_075420

.

Bayramlar, topluca sevinme günleri olduğu kadar da hep beraber düşünme, içtimaî murakabe günleridir. Bayramın bir şiarı “musâhabe” (bir araya gelip tatlı tatlı sohbet etme) olsa da, aynı zamanda onun en büyük bayramı hatırlatan bir “muhâsebe” yanı vardır. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü bayram hutbelerinde Ashab’ının nazarlarını asıl bayrama çevirmiş; mehafetullahı anlatıp Allah’a itaate teşvik etmiş; ölümü, ahireti, cenneti, cehennemi hatırlatmıştır.
Evet, ömrü Ramazan olanın ahireti bayram olur. Hayatını hem kendini hem de başkalarını imar yolunda değerlendirenler, son anlarında çağrıların en güzeliyle Cennet’e davet edilirler. Ölüm bayramdır onlar için:

ﻳَۤﺎ ﺃَﻳَّﺘُﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﻔْﺲُ ﺍﻟْﻤُﻄْﻤَﺌِﻨَّﺔُ ﺍِﺭْﺟِﻌِۤﻲ ﺇِﻟٰﻰ ﺭَﺑِّﻚِ ﺭَﺍﺿِﻴَﺔً ﻣَﺮْﺿِﻴَّﺔً ﻓَﺎﺩْﺧُﻠِﻲ ﻓِﻲ ﻋِﺒَﺎﺩِﻱ ﻭَﺍﺩْﺧُﻠِﻲ ﺟَﻨَّﺘِﻲ

“ Ey gönlü itmi’nana ve huzura ermiş ruh! Sen O’ndan, O da senden razı olarak dön Rabbine! Haydi sen de katıl has kullarıma ve gir cennetime! ” (Fecr, 89/27-30)

Osman Şimşek

101.Nağme 2012 Ramazan Bayramı Hutbesi

 

 

 

Ey gül! 02 Temmuz 2016

Filed under: Şiir - Berceste — Melâl @ 12:28
Tags: , , ,

gül

غرور حسنت اجازت مگر نداد ای گل
که پرسشی نکنی عندلیب شیدا را

Ey gül !

Yoksa güzelliğinin verdiği gurur,

aşkından mecnûn’a dönmüş bülbülün

halini sormana izin vermiyor mu?

Hâfız-ı Şirazî

 

Bir Saat Tefekkür, Bir Sene Nafile İbadetten Hayırlıdır 24 Haziran 2016

Filed under: Deneme ve Makâleler,M.Fethullah Gülen — Melâl @ 19:55
Tags: ,

_20160624_194621

.

“Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır.” mealinde bir hadis var. Tefekkürün metodu, yolu veya usûlü nasıldır? Belli bir vird veya zikri var mıdır? Tefekküre sevk eden âyetler ve sessizce yapılan dualar tefekkür yerine geçer mi?

Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki, hadis kriterleri açısından bu hadis zayıftır. Ancak bu mânâyı ifade eden Kur’ân-ı Kerim’de şöyle bir âyet var: “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, tefekkür eden insanlar için elbette birçok ibretler (ve dersler) vardır.”[1] Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde “Kim bu âyeti okuyup da tefekkür etmezse ona yazıklar olsun!” buyurarak tefekkür etmenin önemi üzerinde durur. Ayrıca Ümmü Seleme ve başka bir rivayette ise Âişe Validelerimiz, bu âyet nazil olduğu zaman veya bu âyeti okurken Efendimiz’in ağladığını naklederler.

Tefekkürün mü’minin hayatında çok önemli bir yeri vardır. Ancak bunun için tefekkürün ne demek olduğunu bilmek gerekir. Tefekkür evvelâ bir ilk ve ön bilgiye dayanır. Âmice ve cahilane tefekkürler, kuru birer tahayyüldür ve zamanla bıkkınlık hâsıl eder, daha sonra da insan onu anlamsız görmeye başlar. Bu sebeple insanın evvelâ tefekkür edecek mevzuu bilmesi, yani onun önceden belli bir malumatının olması gerekir.

Ayların ve yıldızların dönüşünü, onların insanla münasebetini.. insanı teşkil eden zerrelerin deveran ve cereyanını bilmek, tefekkür adına bir adımdır ama ayın ve güneşin harekâtına bakıp kâinatın baş döndürücü güzellikleri karşısında şairane ilhamlarla coşmak tefekkür değildir. Bu şekilde düşünen, hayallere dalan mâlul, yalnız ve garip bir sürü natüralist şair vardır. Onlar, mütefekkir değil, içlerini ve kalblerini kaybetmiş, gönüllerini Mefisto’ya kaptırmış hayalperestlerdir.

Bunlar da bazen düşünüp kâinatın güzelliklerinden bahsedebilirler. Dünyevî güzellikler onların ifadelerinde öyle destanlaştırılır ki, onların bu beyanları karşısında insan, Cennet’in güzelliklerini duyuyor, dinliyor gibi olur. Bazen suların şakır şakır akması, yağmurun şıpır şıpır yağması, ağaçların hemhemesi, kuşların demdemesi hakkında öyle destan tuttururlar ki, insan kendisini cennetlerin ortasında zanneder. Ancak bütün bunlar tefekkür olmadığı gibi kalbî ve ruhî hayat adına da hiçbir şey vaad etmezler. Bunlar, hiçbir adım ileriye gidememiş ve tenteneli perdenin verâsına geçmemiştirler. İşte bu tefekkürün hiçbir faydası yoktur. Ne kadar derin hülyalara dalınırsa dalınsın böyle bir tefekkürün insana bir şey kazandırmadığı bir vâkıadır.

Yukarıda da ifade edildiği gibi tefekkür etmek için evvelâ icmalî bir malumatın olması şarttır. İnsanlık, hâlihazırdaki ulaştığı ilim itibarıyla, bu ilk bilgi sayesinde yeni terkipler, yeni tahliller yapacak, onlar üzerinde derinleşecek ve daha değişik hükümlere varacaktır. Vardığı bu hükümleri de, ileride varacağı daha başka hükümler için mukaddime yaparak bundan yeni yeni neticeler çıkaracak, çıkarıp tefekküründe derinleşecek, tek buudlu tefekkürünü çok buudlu yapacak ve muzaaf tefekküre ulaşacaktır. Bütün bunlarsa, malumattar olmaya vâbestedir. Malumatsız insanın tefekkür etmesine imkân yoktur. Bunun için bol bol kitap okuma çok önemlidir. Daha sonra ise tefekkür yolunun ve usûlünün öğrenilmesi ve son olarak da şeriat-ı fıtriyenin ve âyât-ı tekvîniyenin mütalâa edilmesi gerekir ki, sabit ve sağlam düşünebilme imkânı doğsun.

İnsan, bir saat sağlam tefekkür ederse, o insanda erkân‑ı ima­niye (iman esasları) inkişaf eder. Daha sonra o insan, Allah’ı sever ve kalbinde derin bir muhabbet-i ilâhiye belirir, derken zevk‑i ruhaniyeye ulaşır ve ötelere doğru kanatlanır gibi olur.

İşte böyle bir tefekkürle bazen insan gider, bin sene ibadet yapıp da ancak bu türlü bir tefekkürden mahrum kimselerin varabildiği ufka varır. Böyle bir anlayış ve şuur içinde, Rabbine teveccüh etmeyen biri, bin sene bir yerde dursa da düşünüp derinleşemediğinden katettiği mesafe bir saat tefekkürle kazanılan mesafeye müsavi gelmeyecektir. Ancak bu, onun bin sene yaptığı ibadetin boşa gittiği şeklinde de kesinlikle anlaşılmamalıdır. Zira Allah karşısında ne bir rükû, ne bir secde, ne bir kavame, ne de bir celse boşa gider. “Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur. Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.”[2] âyet-i kerimesinin ifadesiyle, herkes kazancına göre bir kısım şeylere mazhar olur. İbadetlerini yerine getiren bir insan, vazife-i ubûdiyetini eda etmiş olur, ne var ki o, tefekkürden hâsıl olan derinliği elde edemez. İşte bu mânâdaki tefekkür, bin sene ibadete mukabil demektir.

Belli vird ve zikirler de, insanın tefekkürünü geliştirir. Ancak bu vird ve zikirlerin Türkçemize yeterince intikal edip etmediğini bilemiyorum. Bugün Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait bir kısım me’sûrâtın kolu kanadı kırık tercümeleri bulunsa da, selefin tefekkürünün esası sayılan evrâd ü ezkâr, dua ve münacatlarının, tefekküre esas mülâhazalarının dilimize kazandırılıp kazandırılmadığını bilemiyorum. Ancak Arapça metinlere bakanlar bile, onlarda insanı tefekküre götürecek pek çok ifadenin olduğunu göreceklerdir. Yine o metinlere şöyle bir göz gezdirenler, Şazilî gibi, kâinatın zerratıyla Allah’ı tesbih eden insanlarla karşılaşacak, Şâh-ı Geylânî gibi kâinatın zerratını ve daha küçük parçacıkları, tesbih daneleri gibi değerlendirdikleri ile karşı karşıya kalacak ve asla onları okumaya doyamayacaklardır. Arapça’yı bilenler bunlardan belki daha derince istifade edebilir. Ancak bilmeyenlerin de bunlardan duyup hissedeceği çok şey vardır.

İşte bu şekilde herkes vird ve zikirle tefekkür yönlerini genişletmiş, Cenâb-ı Hak’la münasebetlerini kuvvetlendirmiş olur. Kim bilir, bu sayede belki onların bize vereceği heyecanla, biz de kendimizi yenilemeye muvaffak oluruz. Allah, içimizi, dışımızı ıslah etsin!

Soruda son olarak “Tefekküre sevk eden âyetler ve sessizce yapılan dualar tefekkür yerine geçer mi?” deniliyor. Bu tür ifadelerin mânâsı anlaşılmıyorsa sevap olur ama tefekkür olmaz. Zira tefekkür, fikretmeden gelir ve dünkü vak’alarla yeni vak’aları bir araya getirme, terkipler yapma ve çok defa bir şeyin sebebi ile neticesi arasında münasebet kurma demektir. Allah ile münasebetlerimizi perçinleştirme ise bunun en önemli semeresidir. Buna götürmeyen evrâd ü ezkâr da olsa, Kur’ân-ı Kerim de olsa, hatta o Kur’ân’ı bizzat Cibril’in ağzından da dinlesek sevap olur fakat tefekkür olmaz. Tefekkür olabilmesi kafayı yormaya, üzerinde durmaya, ciddî araştırmaya, Rabbimiz’le münasebetimizi derinleştirmeye ve kuvvetlendirmeye bağlıdır.

Günümüzde en kıt ve en az olan şey de işte böyle tefekkürdür. Bu itibarla, mü’minlerin tefekkür noktasında yaya olduğu söylense mübalâğa yapılmış olmaz.

M.Fethullah Gülen

[1] Âl-i İmrân sûresi, 3/190.
[2] Zilzâl sûresi, 99/7-8.

 

Tevazu 18 Haziran 2016

Filed under: Düşünce Harmonisi — Melâl @ 04:45
Tags: ,

_20160618_044239

 

Düşen bir yaprak 15 Haziran 2016

Filed under: Düşünce Harmonisi — Melâl @ 21:33
Tags:

20160615_215736

 

Bilir 12 Haziran 2016

Filed under: Şiir - Berceste — Melâl @ 23:40
Tags: , ,

tmp_29051-images(10)17308097

.

Baki diyor ki:

“Dil derdini gamınla dil-efgâr olan bilir
Bîmâr hâlini yine bîmâr olan bilir.”

Gönül derdini senin gibi gönlü yaralı olan bilir ancak. Hastanın halini yine hasta olan bilir.

Gayrısı ne bilsin derdin ne.

 

 
%d blogcu bunu beğendi: